TEKNOLOJİNİN GETİRDİĞİ MUTLULUK !...

Geçen hafta Hocam ile yaptığımız sohbet ilgi gördü ki, bir şekilde bize ulaşanlardan geri dönüşler aldık. (Çevremizde yazıyı okuyanlar, makalenin altına mesaj yazarak ulaşanlar, sosyal medya geri dönüşler, vs)

Eleştirilerin olumlu tebrik ve teşvik edici olanlarını bir tarafa bırakıyorum. Çünkü insanı, yazıyı geliştirecek olan haklı, yapıcı ve geliştirici eleştirilerdir. Bunlar ders alınmaları açısından bulunmaz nimetlerdir. Okurlarımızın bir bölümü konuyu çocuklukta yaşanan travmalar ve yoksunluklar bağlamından ibaretmiş gibi algılamış. Aslında Hocanın da dediği gibi bu durum sayısız nedenlerden sadece bir bölümü olarak görüle bilinir.

Dolayısı ile başka açılardan da ele alınması gereken taraflarını yine Hocamıza sorarak ilerleyeceğiz. 
Amacımız mutluluk pınarından nasıl su içebileceğimizi önce öğrenmek bunu da dersler çıkararak yapacağız, diğeri ise hayatımızı daha yaşanabilir hale getirebilmenin formüllerini üretebilmek olacaktır. 

Bunu da yüce Allah’ın izni ile kendimiz bulacağız, üreteceğiz. Sıkıntılarımızı kendimizin bulacağı yöntemlerle yine kendimiz tamir edeceğiz.
Hocama bunları anlattım. Çok memnun oldu. “ Geri dönüş, geri bildirim demek sorgulamak demek. Sorgulamak örgülemeyi, bilgi havuzunda daha çok yüzmeyi getirir. Dolayısı ile bu arkadaşlara minnettarız.” Dedi.

Hocam Mutsuzluğun, Tatminsizliğin hatta buna Tahammülsüzliğide ekleyebiliriz insan üzerindeki nedenlerine ve sonuçlarına devem edelim mi?

Hay hay. Edelim. 
Bir toplumun kültürü, örf ve adetlerinin oluşabilmesi için oldukça uzun zaman lazımdır. Nesiller boyunca atalardan aktarılan bir birikimdir. Kültür bir değerdir. Kıymetlidir. Korunması, yaşatılması, nesilden nesile aktarılması gerekir. Kültürü bir alana sıkıştıramayız. Yaşadığımız sosyal hayatın bütün parçaları ile etkileşim halindedir. 
Giyinmeden sofraya, aile içi ilişkilerden eğitime, evlenmeden çocuk terbiyesine kadar her konu kültürümüzle iç içedir. Bizim kültürümüzün yapı taşlarını oluşturan binlerce yıldır nesilden nesile taşınan en önemli olgu inancımızdır. İslam inancımız, Müslüman kimliğimiz kültürümüzü şekillendiren en önemli kaynaktır. 
Şimdi alış veriş kültürümüze bir bakalım.
Eskiden bizler ihtiyacımız varsa alırdık. Aldığımız bir giysiyi eskiyinceye kadar giyerdik. Yırtılsa bile yama yapar giyerdik. Yiyeceklerimizi asla atmazdık. Dönüştürür, türevler üretirdik. Ekmek bayatladığı zaman anamız hemen salçalı su kaynatırdı papara yapardı. Tüketebildiğimiz kadar alırdık . İstek mi - ihtiyaç mı tercihimiz-disiplinimiz bizde ihtiyaçtan yana çalışırdı. İhtiyacımız olmadan almazdık.

Günümüzün batı kaynaklı adına popüler kültür denilen dayatma hayat tarzı insanımızı yaş ayrımı yapmadan esareti altına almış vaziyette. Kapitalizmin sahnesi olan bu dayatmacı kültür istek üzerine kurulu. İstediğini, beğendiğini, hoşuna gideni almalısın diyen bu sistem, insanımızı köklerinden, kültüründen uzaklaştırmış, sessizce köle haline getirmiştir.
 
Bilmediği, tanımadığı, adını sanını duymadığı efendilerinin, televizyon, telefon, tablet, sinema, dergi ve özelliklede sosyal medya araçları vasıtası ile sanatçıları, tv programlarını, kampanyaları kullanarak pompaladığı hayat tarzı modern bir köleliktir.

Farkındaysan son bölümde kısaca anlattığımız her şey insanın nefsine hükmediyor. Nefsi azdıran, onu putlaştıran, her dediğini yaptıran bir nefis artık rahmani tarafını kaybetmiş, şeytana teslim olmuştur.

Çünkü insanın rahmani tarafını temsil eden akıl ve ahlaktır. Akıl ve ahlak sahneden çekilirse ortam nefse ve şeytani duygulara kalır. Haset, kibir, kıskançlık, kin, nefret aklınıza gelen her kötü duygu şeytanın emrindedir ve onun istekleri doğrultusunda çalışır.

Günümüzün nefsi ve şeytani yapısı ve hayat tarzı batının dayattığı bir sistemdir. İnsanların dünyasını değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Bunu öyle güzel bir ustalıkla yapıyor ki “hayran kalmamak” mümkün değil. 
Bu dönüşümü insanımıza yaptırıyor. Hem de kendi isteğiyle tercihiyle. Bunu yaparken ailesi ile, etrafı ile, sevdikleri ile karşı karşıya gelmeyi, onları kaybetmeyi bile göze alabiliyor.

Ne adına.
İsimlerini, niyetlerini dahi bilmediği efendilerinin dayattığı hayat tarzı adına. Nefsin ürettiği doyumsuzluk insanımızı asla mutlu etmiyor. Yerken doymuyor, alırken doymuyor gezerken, değiştirirken bir türlü nefsi tatmin olmuyor. Hep dahasını istiyor. Bu şişirme, doyumsuz hayat tarzı insanı paramparça etti. Dünyası, beyni, maneviyatı, sevgisi, tahammülü, binlerce parçaya bölündü.

Mesela bir örnek verelim. Bir insanın cep telefonuna ayırdığı vakte bir bakalım. Gün içinde onlarca insana telefon ediyor, onlarca insandan gelen telefonlara cevap veriyor. Mesaj alıyor onları okuyor, mesaj yazıyor gönderiyor. Maillerini okuyor, yazıp gönderiyor. Telefonundaki onlarca uygulamayı kullanıyor. Sosyal ağlar ise hepsi birer facia. Bakıyor, seyrediyor, okuyor, yazıyor, beğeniyor, yayınlıyor, tavsiye ediyor, kaydediyor bunlar gibi yazacağımız sayısız uygulama seçenekleri arasında yüzlerce dakika harcıyor ve binlerce parçaya bölünüyor.

Bak bu sadece bir telefona ayırdığımız vakit. 
Bunun dışında televizyonu, tableti, bilgisayarı var. Çalıştığımız veya kendi işyerimizdeki arkadaşlarımız, astlarımız, üstlerimiz patronlarımız, mal aldığımız, mal sattığımız müşterilerimiz muhatap olduğumuz yüzlerce insan var. Ve bu insanların istekleri, dertleri, tasaları hepsi ilgi ve çözüm alanımızda. Peki ailemiz. Anne, baba, hanım, çocuklar, kardeşler, yeğenler, akrabalar, komşular, arkadaşlar nasıl unuturuz. 
Bunları düşünerek kafamızı yastığa koyduğumuzda bir hesap yap bakalım kaç parçaya bölünmüş bir insan var karşında. 
Gördün mü farkında olmadan 500 parçaya bölünmüşsün. 
İdrakinde değilsin.
Eskiden böyle miydik.
Babalarımıza, dedelerimize baktığımızda onların dünyasında bu paramparça olmuş bir zihin, bir beyin, bir insan profili yoktu. 
Tarım toplumunun getirdiği sakin, yalın bir hayat vardı. 
Toplumumuzun çoğu bağında, bahçesinde, tarlasında, köyünde, işinde, ailesinde hayatını geçirir fakat bu kadar parçalanmazdı.
 
Şimdi. 
Paramparçayız. Bölündük. 
İlk bakışta baktığımızda bölünen zihnimiz, beynimiz, kafamız gibi dursa da durum böyle değil. 
Bunlarla beraber aklımızda, zekâ ve yeteneklerimizde bölündü. 
Ahlakımız, sabrımız, sevgimiz, insanlığımızda bölündü.
İnsanımız İnternete girerken, bir video seyrederken telefonu donsa, dursa eyvah, felaket telefonu parçalayacak. 
Etrafına ateş saçıyor, güneş yüzü görmemiş cümleler çıkıyor ağzından. 
Hele o anda etrafındaki biri bir şey söylese eyvah. Facia. 
Hatta iyi bir şey söylese dahi duymuyor, kilitlenmiş ortalığı ayağa kaldırıyor.
Ne oldu bu insana. İnsanlarımıza. 
Bu insanımızı insanlıktan çıkaran neki. Ne ahlak kalmış, ne akıl kalmış, nede sabır. İnsanda insani bir değer kalmamış.

Neden.

Çünkü o anda o insan 500 e bölünmüş. 
Yani sabırda, akıl da, ahlakta, beyinde 500 e bölünmüş. 
O an kullanabileceği 500 de biri. Beynin insani değerleri, yeteneklerinin tamamı 500 e bölündüğü için ortada insan falan kalmıyor. İnsana benzeyen bir şey kalıyor. 
Gergin, sinirli, ne yaptığını bilmeyen, aklıyla hareket etmeyen bir yaratık oluyor. Sonra aklı başına gelince insanlaşıyor, pişman oluyor ama nafile.
Yan baktın diye öldürdüğü adamın arkasından,
Nefsine uyup bir bahane uydurarak öldüresiye dövdüğü hayat arkadaşı karısından, 
istediği harçlığı vermedi diye gencecik bir delikanlıya kıydıktan sonra aklın başına gelse ne olur, gelmese ne olur.

Biz bu hale nasıl geldik.
Çocuklarımız ana babasını kendilerine bakmakla yükümlü memurlar olarak görüyor. 
İstedikleri her şeyi yerine getirmekle mecbur olan bir memur. 
Çalışanlar aldıkları paranın hakkını işyerlerinde geçirdikleri zamanla ölçüyor.
Devleti dolandırmanın meziyet olduğu, alkışlandığı bir dönem.

Allah adına yaşanılan hayatların nefislere kurban edildiği bir dönem. 
An’ı dolu dolu yaşamaktan nesillerin unutulduğu bir dönem. 
Tam bir ifsat dönemi. Bozulanda bozanda biziz.
Toparlanmak mümkün mü? 
Allahtan ümit kesilmez.
Ama hayır.

Neden.

Çünkü Allah bir toplum kendini düzeltmedikçe ben o toplumu düzeltmem diyor.(rad-11) Nerede söylüyor. Yüce kitabımızda. 
Öncesine baktığımızda Allah’ın Adetullah’ı neydi? 
Bozulan, ifsat olan bir topluma peygamber gönderiyordu. 
Gelen peygamber bozulmuş, yıkılmış düzeni tamir etmiyor. Yeni hak bir düzen kuruyor. 
Bu düzen kendine inananlarla başlamak üzere toplumda temizliğe başlıyor. 
Toplum yeniden dönüşüyor diriliyor. 
O halde yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre rehberimiz, örneğimiz belli. 
Kur’an ve peygamberimizin hayatı.
 
Bu bozulma devam edecek gibi gözüküyor.

Bilgisayar, cep telefonu gelişiyor mu?

Evet.

Bu gelişim devam ettikçe bozulmamız, bölünmemizde devam edecek. 
Çünkü sistemi kuranlar buradan çok yönlü para kazanıyorlar. 
Büyük bir ekonomi var burada. 
Adam bize sadece telefon satmıyor. 
Telefonla birlikte yüzlerce, binlerce işletme satıyor. Bu ticaretinden insanlar perişan oluyor diye vazgeçer mi. Geçmez. 
Bu gidişat insani açıdan iyiye değil kötüye gidiyor.
Yapabileceğimiz ne.
Mücadele. Nasıl olursa.

Allah’ın bize verdiği Kur’an’a ve peygamberimize daha sıkı sarılacak kendi tamiratımızı, temizliğimizi kendimiz yapacağız.
İnşallah başaracağız.

ONLAR HİLEYE BAŞVURDULAR.
ALLAH’DA ONLARIN TUZAKLARINI BOŞA ÇIKARDI.
ALLAH HİLELERİ BOŞA ÇIKARANLARIN EN HAYIRLISIDIR.  
ALİ İMRAN-54
 
( Bu konuya inşallah hocamız ile birlikte devam edeceğiz.)
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner184